Bazı Türkçe Deyimler ve Kökenleri - 2


Atma Recep Hepimiz Din Kardeşiyiz

Balkan Devlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu. Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir sergerdenin avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar. Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:

-''More atmayın, biz de din kardeşiyiz, teslim olacağız.''

Teslim oluyorlar, az bir ceza ile kurtuluyorlar. Fakat palavracı Arnavut bu olayı şurada burada anlatırken:

-''More vallahi geberttirecektim zaptiyeleri, çoluğumuz çocuğumuz var deyip ağladılar, acıdım da bıraktım.'' şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzüne bilen birisi:

-''Atma Recep, biz de din kardeşiyiz...' deyince Arnavut Recep'in yüzü kızarıp bozarır.

Balık Kavağa Çıkınca

Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehriymiş. Tutulan balıkların satılması Yemiş İskelesi ve Balık Pazarı'ndan başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış. Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise, Tophane'den Rumeli Kavağı'na ve Üsküdar'dan Anadolu Kavağı'na kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış. Fiyat kırmak isteyen ya da çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerine de balıkçılar:

-''Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız biz.'' derlermiş.

Buyrun Cenaze Namazına

IV. Murad zamanında tütün, içki, keyif verici madde yasağı koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. Bugünki Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiği istihbaratını alır. Derviş kılığında tebdili kıyafetle buraya gider. Selam verip oturur.

Kahveci yanına gelip; ''Baba erenler kahve içer mi?'' diye sorar.

Padişah ''Evet.'' der.

Kahveci: ''Tütün içer misin?''

Padişah: ''Hayır.''

Kahveci işkillenir. Tütün içmiyor da ne işi var burada. Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür.

-Murad.

-Peki isimde sultan da var mı?

-Elbette var.

-Baba erenler ismini bağışlar mı?

deyince kahvecinin beti benzi atar. Zangır zangır titrer ve ''Öyleyse buyrun cenaze namazına'' der, olduğu yere yığılır. IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.

Çadırı Başına Yıkmak

Osmanlı hükümdarları, sefer esnasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlarmış. Bu hareket iktidardan düşme manasında eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya'dan itibaren uygulanmıştır. Fatih'in, Karaman seferi sırasında Mahmud Paşa'nın; Yavuz'un da Çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmed Paşa ile Dukaginoğlu Ahmed Paşa'nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.

Dingo'nun Ahırı

Altı Tramvaylar zamanında, tramvaylar iki atla çekilirken dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için Azapkapı'dan takviye at alınırmış. Tramvay bu haliyle Taksim'e kadar gelir, burada çıkartılan atlar, bugün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile Fransız Konsolosluğu rasında bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı'ya götürülürlermiş.

Taksim'deki bu ahırı Dingo adlı bir Rum vatandaş işletirmiş.

Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki ''Burası Dingo'nun ahırı mı, giren çıkan belli değil.'' sözü buradan gelir.

Atı Alan Üsküdar'ı Geçti

Bolu Dağları'nda yaşayan Köroğlu efsanesini duymayanımız yoktur. Bir sabah Köroğlu kalktığında atını bağladığı yerde bulamamış. Düşünsenize; Köroğlu gibi biri için attan mühim ne olabilir ki?

Önce bütün Bolu'nun, sonra da civar illerin altını üstüne getirmiş ama atını bir türlü bulamamış. Tesadüfen İstanbul'un Avrupa yakasındaki bir at pazarını gezerken atına rastlamış. At da onu tanımış tabi ki. Köroğlu bindiği gibi yıldırım hızıyla uzaklaşmaya başlamış pazardan, satıcı da tabi peşinden. Kıyıya ulaştığında hemen bir tekne bulup atıyla beraber Üsküdar'a doğru yoluna devam etmiş. Satıcı beyimiz kıyıya vardığında Köroğlu çoktan Üsküdar'a varmış. Durum gören biri de o ünlü sözü patlatmış. ''Boşuna uğraşma beyim, atı alan Üsküdar'ı geçti.''

Dimyat'a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmak

Dimyat Mısır'da Süveyş Kanalı ağzında bir limandır. Eskiden Mısır'ın meşhur pirinçleri ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Anadolu'ya getirilirmiş. Dimyat'a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdeniz'de korsanlar tarafından soyulmuş ve adamcağızın bütün altınlarını almışlar. Binbir zorluk içinde İstanbul'a dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmiş. İstanbul'dan kalkmış memleketi Karaman'a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar.

Tahtalı Köy

Şaman inançlarında ölünün göüldüğü yere ağaç parçası ya da tahta ile işaret koyarlardı. Bu mezar yerini belirlemek için olduğu kadar, ağacın kutsal sayılmasıyla da ilgiliydi. Ormanlık alanlarda yaşayanlar için mezara ağaçtan işaretler koymak taştan daha pratiktir. Tahta üstüne oymacılık yöntemiyle ölenlerle ilgili işaretler de konulurdu. Anadolu'da yapılan arkeolojik araştırmalarda da mezarlarda ağaç kalıntıları bulunmuştur. Eski Orta Asya inançlarında bir de, ilk ''annenin'' yeryüzüne ''kayın ağacı'' ile getirildiği anlatılır. ''Kayın'' sözcüğü de ''kadın'' sözcüğünün eski halidir. ''y'' sesi zaman içinde ''d'' sesine dönüşmüştür; ancak ağacın adı aynı kalmıştır. Kayın ağacı kam törenlerinde hayat ağacı sembolü olarak kullanılır. Hayat ağacı ile ''öbür tarafa'' geçebilirler. Mezara tahta dikmek çok eski bir adettir. Mezarlık için ''tahtalı köy'' demek buna bağlı olarak ortaya çıkmıştır.


İlgili Yazılar
Yazarlar
  • Black LinkedIn Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Google+ Icon

© 2018 Bilgi Ekonomisi Danışmanlık


İLETİŞİM

Bilgi Ekonomisi Danışmanlık Park Maya Sitesi, Yıldırım Oğuz Göker Cd. Carlton 17, D:3, K:1 Akatlar - Beşiktaş / İstanbul

Telefon : 0 (532) 111 66 51
E-posta: info@bilgiekonomisi.com.tr