Bazı Türkçe Deyimler ve Kökenleri - 3

Foyası Meydana Çıkmak Kuyumcular yaptıkları yüzük, küpe, gerdanlık gibi ziynet eşyalarının üzerine mücevherin ışığı daha iyi yansıtması...

Foyası Meydana Çıkmak

Kuyumcular yaptıkları yüzük, küpe, gerdanlık gibi ziynet eşyalarının üzerine mücevherin ışığı daha iyi yansıtması ve parlaklığının artması için foya adı verilen bir madde sürerler. Zamanla sürülen bu foya dökülür. Bu duruma foyası çıkmış denilir. Halk arasında yalan söyleyen, sahtekarlık yapan kişilerin yalanları ortaya çıktığında ''foyası meydana çıktı'' şeklinde benzetme yapılır.

Saman Altından Su Yürütmek

Geniş bir ovanın üzerinde bir köy, bu köyün de bir tanecik ırmağı varmış. Irmağın suları aynı anda köyün bütün tarlalarına yetecek kadar gür olmadığından her gün bu ırmağı bir köylü kendi tarlasını sulamak için kullanıyor diğerleri de sıranın kendisine geleceği günü bekliyorlarmış. Ancak bir gün köyün açıkgözlerinden biri ırmaktan kendi tarlasına gizli bir kanal yapıp, diğer köylüler bu durumu fark etmesin diye kanalın üstünü toprak ve samanlarla kapatmış. Böylece tarlasına ger gün yeteri kadar su geliyor, bolca mahsul alıyormuş. Bir süre sonra ırmağın suları azalıp, bu açıkgözün tarlasından bereket fışkırınca köylüler vaziyetten kuşkulanıp adamın tarlasına baskın yapmışlar. Bir de bakmışlar ki kanallar suyla dolu ve üzerinde otlar yüzüyor. Cevap belli: ''Ulan köftehor, saman altından ne su yürütüyorsun.''

Pabucu Dama Atılmak

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusuru malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

Püf Noktası

Ahi Evran zamanında (usta - çırak müessesesi de diyebiliriz), çırak ustasından onay (icazet) alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkanını açabilir. Orta Anadolu'da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı gelen eski çıraklarına ''sen oldun'' der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan biri ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını söyler, ustasının onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle el veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar ve ustası:

- ''İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun.'' der.

Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Dikiş tutturamaz. Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası d olana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sounda bir gün usta çırağına müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sucak ürünler onanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıçak bir parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir. Bakar ki camın bir yerinde neredeyse gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra helalleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna devam eder. Her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.

Tabakhaneye b*k mu yetiştiriyorsun?

Eskiden bu yana gelen işleme şekliyle tabakhaneler, yani hayvan derilerinin işlendiği atölyeler köpek b*okuna ihtiyaç duyarlarmış. Çünkü bir tek taze köpek b*ku içinde bekletilen deri, yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen kısaca kaliteli olabilirmiş. ''Tabak mısın it b*kuna muhtaçsın?'' denirmiş ''tabak''lara, yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek b*kundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek b*ku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze b*kla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. ''Ne o, tabakhaneye b*k mu yetiştiriyorsun?'' deyimi buradan doğmuş, günümüzde bilenler tarafından halen kullanılmaktadır.

Vermezse mabut neylesin Mahmut

Sultan Mahmut'un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul'un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu sultana iletirlermiş. Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değilmiş. Her sözün sonunda ''Ahh, ahh! Hadi Bırak hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar.'' dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. Bir gün huzuruna getirtmiş:

-''Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumaktayız?...''

Padişahtan azar işiten adam sus pus olmuş, iyice büzülmüş, çökmüş.

-''Bak, her lafın sonunu da padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin.''

Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam kaçacak delik aramış.

-''Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakcaksın.''

Adamla anlaşan padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş:

-''Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var. Ona göre!''

Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstüne tek bir altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış.

-''Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş. Yapacak bir şey yok. Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?

Yanlış Hesap Bağdattan Döner

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir. Tüccarların siparişleri kumaş, kürk, baharat neyse dağıtılır. Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş. Yine bir alışveriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hileleri ile kervancıyı 400-500 altın içeride bırakır. Hesaptaki yanlışlığı anlamayan kervancı Bağdat-Hicaz ve Mısır'a sefere çıkar. Tüccar da şimdi bu Mısır'dan altı-yedi ayda zor döner, ben de bu parayı işletirim, diye düşünür.

Kervancı yol uzun, zaman bol, bütün hesapları tekrar tekrar inceler. Tüccarın yaptığı hileyi anlar. Kervan Bağdat'a girmek üzereyken, kervanı oğlu ve güvendiği bir kişiye emanet eder.

-Siz beni Bağdat'ta bekleyin, der.

İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbul'a dönmeye başlar. Yolda bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bi plan kurar. İstanbul'daki dostlarından plan için yardım ister.

Tüccara,

- Sorduk soruşturduk. Bu civarda en dürüst, en güvenilir kişi sizmişsiniz. Biz Hicaz'a gideceğiz. Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz, derler. Çantaları açıp tüccara gösterirler. Çantaların içi inci, altın, pırlanta envai çeşit mücevherlerle doludur.

-Olur da gelmezsek bunlar size helali hoş olsun. Bize bir dua okutur, belki bir hayrat yaptırırsın, derler.

Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.

Bu sırada kervancı içeri girer. Bunu gören tüccar, daha kervancı lafa başlamadan,

- Yahu hoş geldin, bizim hesapta bir yanlışlık olmuş, paralarını ayırdım. Çocuklara da tembih ettim, eğer ölürsem kervancının parasını mutlaka verin diye. Ben kul hakkı yemem kardeşim, der.

Parayı hemen verir. Bu sırada kervancının dostları,

- Biz bu sene gitmekten vazgeçtik. Kısmetse seneye, deyip dükkandan çıkarlar. Oyuna geldiğini anlayan tüccar, kervancının peşinden koşup,

- Hani sen Mısır'a gidecektin, yaktın beni! diye bağırır.

Atına binen kervancı,

- Yanlış hesap Bağdat'tan döndürür, der ve yoluna gider.